Korkulara dair sosyal kabul üzerine
- Ömer Öz
- 15 Mar
- 3 dakikada okunur
Korkularımızın çoğuna sosyal kıyasla karar veriyoruz. Uçuştan korkmak çoğu insan için rahatlıkla söylenebilen, saklamaya gerek duyulmayan, ortamlarda dolaysız yoldan paylaşılabilen bir korkuyken yürürken düşmekten korkmak, yemek yerken boğulmaktan korkmak, şizofreni olmaktan korkmak, kör olmaktan korkmak garip karşılanır. Bazı korkuları zihnin daha küçümseyici algılamasının nedeni sosyal olarak utanç gerekçesi olmasıdır. İnsanlar korkunun kendisinden çok korkuya dair sosyal baskıdan çekinebilirler. Şu sıralar psikiyatrinin hala kaçınılan bir şey olmasının nedenlerden bir tanesi de ruhsal sorunların paylaşılması sonrasında geleceği düşünülen dışlanma ihtimali diye düşünüyorum. Bir gruba kabul edilebilmenin, hala istenir olmanın yolu toplumda genel kabul görmüş endişelerden bahsetmek olabilir, aykırılardan değil. Ezberlerinin dışına çıkan bir şeyden bahsettiğinizde yeniliği hayatına katmakta zorlanan insanların, sizi sosyal alanlarının dışına atma ihtimali epey yüksektir. Sürüde kalmak, hayatın sorumluluklarını ve yalnızlığın verdiği kaygıları azalttığı için acıyı göğüslemekte zorlanan insanlar için bir kaçış yoludur. Toplumun alışılmışının dışındaki bir durumdan bahsetmek bu statükoyu da bozacağından ötürü gücü elinden yitirmek istemeyen kişiler tarafından aforoz edilmeniz kaçınılmaz olabilir ki bu da sosyal endişelerin büyük bir kaynağı.
Toplumla uyum içinde olma fikri hepimize öyle angaje olmuştur ki bizde olduğunu henüz deneyimlemediğimiz ama diğerlerinin deneyiminden duyarak etkilendiğimiz korkular, endişeler geliştirebiliriz. Örneğin uçuş korkusu, kapalı alan korkusu, hastane-doktor korkusu gibi. Önceki uçuş deneyimlerinde ya da doktor deneyimlerinde istemediği, onu korkutacak durumlarla karşılaşmamış olan insan bile, toplumun korkularının kendisine bulaşmasına engel olamayabilir. “Bu korku diğerlerinde varsa ve ben de diğerlerine benzer bir insansam, bu korkunun bende de olması muhtemel” diye düşünebiliyoruz. Her insanın kaygı, üzüntü ve gerginliği ele alma kapasitesi aslında birbirinden farklı olsa da diğerlerine benzeme fikri bizi yalnızlıktan da kurtarıyor gibi göründüğü için rahatlatıcı olabilir. Yalnızlık, insana ölümü ve geçiciliğini hatırlatması nedeniyle hemen hepimizin kaçındığı, istemediği bir şeydir. Yalnızlıktan kastettiğim, iletişim kurmak, ortak alanı paylaşmak, yardım istemek amaçlı dahi kimseyi bulamamaktan bahsediyorum; yalnızlığı sevdiğini söyleyen insanlar dahi hayatlarında öyle ya da böyle birilerinin varlığını uzakta da olsa hissederek yaşarlar, çünkü biz kendi kendimize konuşurken dahi birinin varlığını bilerek konuşuruz, konuşma hep birine doğrudur, yapayalnız bir iletişim kendi içinde bir çelişkidir.
Nasıl oluyor da daha önceki deneyimlerinde bu korkuyu bizzat yaşamamış kişiler, dış dünyadan duyduğu endişeleri kendi gerçeklikleri gibi görebiliyorlar? Zihin gelişimi üzerine çabalamış, problem çözme becerilerine güvenen biri, diğerinin başına gelenin kendi başına geldiğinde yaşanacak krizi yönetebileceğine dair daha yüksek bir inanç besler. Bir kaos durumu olduğunda o an sorunu geride bırakmaya yarayan kararları vermeyi daha önce yapabilmiş insanların, bu karar verme becerisini genele yayabileceğini düşünmeli miyiz? Yani kişinin geçmişindeki becerileri, geleceği yordamada ne kadar işimize yarar? Sanırım buradaki mesele, elindeki kaynaklardan faydalanabilme becerisinin pratik uğraşı ve deneyimle gelişebileceğine yönelik bir bilgiyle mümkün yani “yapa yapa olacak” inancı. Yalnızca endişelenerek, tüm senaryoları kafamızdan geçirerek, filmi tekrar tekrar kafamızda oynatarak o an geldiğinde kaotik durumu çözebilmenin meziyetlerini elde edebilir miyiz? Grup içinde kalma, sosyal kontrole tabi olma şartlarını da düşündüğümüzde tekil kaotik durumlarda soruna dışarıdan bakan grubun sakinliği ve sıradanlığı acaba kişiyi gruba uyumlu hale getirebilir mi? Kaygı atağı yaşayan insanın, diğer insanların onu hergünkü akışına döndürmeye yönelik müdahaleleri raydan çıkan zihni rutin akışa sokar mı? Muhtemelen evet. İnsan daha önce deneyimlemediği ama diğerlerinin deneyimlediğini duyduğu kaygılarda, olay öncesinde öz-becerilerinden şüphe duysa da diğer herkes gibi akışta kalabildiğini gördüğünde hızlıca rahatlama başlıyor. Ruhsal sorunların yükselerek sürmesinin kaynağının -salt biyolojik kaynaklı olanlarını dışarıda bırakırsak- bozulan hergünkü akış ve sosyal uzaklaşmayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeninin de, insanın yaşadığı sorunları düşünmek, analiz etmek için ya da gelecekteki risklere karşı önlem almak için rutinlerini terk edip salt soyut bakışa ağırlık vermesi olduğu fikrindeyim. Temelde bilmemiz gereken şey, hayatın, pratik meşguliyet sırasında, duygudan duyguya geçişi de kapsayarak bir uğraşı halindeyken de ilhama ve çözüm bulmaya teşne olduğu; bir sorunu çözmek için tamamen kapanıp çözüme ulaşmaya çalışmanın kişiyi daha büyük bir çıkmaza iteceğini düşünüyorum. Kalın sağlıcakla.

Yorumlar