top of page

Görünen ve deneyimlenen hayat üzerine

Sosyal medyada üzüntünün, acının, öfkenin, kaybın nadiren gösterilmesi, insanlar için bu mecranın bir üstünlük ve güçlülük sergileme konumuna gelmesine neden olduğunu düşünüyorum. Hayatına alacağınız kişiyi seçerken bu kişinin sosyal medyadaki fotoğrafları veya videolarından pay biçerek karar vermeye çalışmak, istemeyeceğimiz özelliklerin ne olduğu konusunda bizi aydınlatmıyor; sadece görünen ve karşı tarafın öne çıkartmak istediği özellikleri bilmemize yarıyor. Bu kişinin, görüldüğünde onaylanacağına inandığı şekilde kendini paylaşması, onaylanmadığı davranışlarına karşı bir utanç ve bu davranışlarını yoksayma isteği doğuruyor. Sosyal medya ya da paylaşım siteleri, kendini öne çıkaran kişinin toplumun genel kabulüne göre istenen davranışları sergilemesiyle oluyor. Oysa biz bir insanı hayatımızda tutarken onun istenmeyen, bizi rahatsız eden özelliklerini de bilerek tutarız, istemediğimiz özellikleri ondan derhal vazgeçmemizi gerektirmez. Bir kişinin salt, kendisinin takdir göreceğine inandığı davranışları öne sürmesi, diğer davranışlarını gizli tutmaya çalışmasına, bu sebeple de bunun aslında konuşulup çözüme kavuşturulmadan arka planda büyümesine neden olabilir.


Öfke atakları yaşayan, kıskançlık krizleri olan, kin dolu özellikleri olan bir kişinin bunu sosyal medyada sergilemekten imtina etmesi toplumsal kabul görmenin önünü kapatacağı düşüncesi açısından oldukça işe yarar görünse de yüzeyde görünenin altındaki örtük karakter özellikleri, sahte imaja kapılıp umut besleyen “karşı taraf” açısından hayal kırıklığı olabiliyor. Bir sürü sergilenen özellik arasında “ortalama ve ortalamaya yakın” şeklinde davranış-kişilik-fiziksel görünüş genellemesi oluşturmamıza neden olan sosyal medya, bu ortalamanın uzak sapmasında kalan kişiler için bir eziyete dönüşebiliyor. Kişilerin kendi yakın çevresinin dışında global kişiliklere de ulaşması, kıyasta geri düştüğüne inanması neticesinde onay alması gereken çevreyi kendi yakınları değil de tüm dünya olarak görüp eşitsizliğin yükü altında ezilmesine neden olabiliyor. Benzer geçmişle doğmayan, apayrı kültürlere doğan insanların eşitsizlik skalasının tepesindeki kişilere öykünmesi, acımasız bir kıyas anlayışı nedeniyle yetersizlik fikirlerini besleyip kendi zümrelerinde de eylemsiz kalmalarının önünü açabiliyor. Özeleştiriler, yüksek standartlara sahip ideal benlik inancı, kişilerin kendine yetebileceği, mesut olarak yaşayabileceği yeteneklere de değersiz gözüyle bakmasına neden olabiliyor. Belki de doğduğumuz çevrede, bize verilen biyolojik ve genetik gerçeklikte, içinde yetiştiğimiz kültürde, henüz bulunduğumuz deneyim bütününde biz “bu kadarızdır, mevcut dünyada elimizden gelen budur” ama bu fikir insanlar için salmışlık, çabasızlık, aza kanaat etme inancını gün yüzüne çıkarttığı için “çok çalış-çok kazan” şeklindeki kapitalist inancın zıddına düştüğüne inanan insan, çareyi “başarısız oldum, geride kaldım” inancıyla kendini toplumdan uzaklaştırmada buluyor.


Aslında sosyal medya eşit doğmayan ve gelişmeyenlerin birbirine kırdırıldığı, acımasız bir dövüşe tekabül ediyor. Mevcut zaman diliminde yetersiz, belli bir kişi tarafından sevilmemiş ve zorlanmış olanın sadece acınarak-küçümsenerek onaylandığı, görüntüleme aldığı bu mecrada başarısız olanın tecrit edildiği düzen, mevcut yetenekleriyle kendi çevresini aydınlatabilecek küçük zümrelerin ve akılların da ümitsizliğe kapılmasını doğuruyor. Dünya ve genel insanlık için dikkate değer şeyler yapma ideali önce kendi düzeninde bir ışık yakmayı gerektirir diye düşünüyorum. Sözün özünde, aslında belki de şimdiki bilgimiz ve deneyimimiz bizim böyle olmamıza yetiyordur, çabalamaya devam ederek belki de bulunduğumuz ortamın özelliklerini çepeçevre değiştiremesek de bu şartlarda kendi zihnimize büyütecek adımları atabiliriz.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Korkulara dair sosyal kabul üzerine

Korkularımızın çoğuna sosyal kıyasla karar veriyoruz. Uçuştan korkmak çoğu insan için rahatlıkla söylenebilen, saklamaya gerek duyulmayan, ortamlarda dolaysız yoldan paylaşılabilen bir korkuyken yürür

 
 
 
Bir şeylerle uğraşmak ve meşguliyet üzerine

Boş durmanın, aktivite ve sosyallik içinde olmamanın insanı huzursuz hissettirmesinin nedeni nedir? İşler kötü gittiğinde tek başına kalmak, diğer insanlarla iletişimi kesmeyi seçebiliyoruz. Diğer ins

 
 
 
Zihnin beklentileri ve çalışma şekli üzerine

Zihnimiz neden genellikle elinde olmayanı ister, her şartta bir ötekini kovalar ve alternatiflerin daha makul olacağına inanır? “Bulunduğumuz konumu nasıl ilerletebiliriz?” konusunda epey kafa yoran i

 
 
 

Yorumlar


bottom of page